19 Tem 2012

Röportaj | Süleyman Arat


Uzun zamandır blog için farklı düşünceler içindeydim. Bunu nasıl yaparım? ne yapmalıyım? sorularını kendime sorduğumda yapılacak tek farklılığın "röportaj" olabileceğini düşündüm. Bunun için bir kaç kişiyle görüşmelere başladım. Futboldan daha çok mesleki anlamda faydasını olacağım için ilk tercih; Süleyman Arat oldu. Çevremde gazetecilik ve iletişim fakültesi okuyan bir çok arkadaşımın olması bu röportaj için beni daha bir istekli duruma getirmişti. Sağolsun, Süleyman Arat ile konuşmamdan sonra beni kırmayarak röportaj isteğime cevap vermesi çok daha bir anlamlıydı. Foto Muhabirliği konusunda, hayatı, yaşantısı, Shakhtar maçında yaşadıkları, kitabı ve özellikle Sevilla maçında yaşadıkları hakkında güzel ve açıklayıcı bir röportaj gerçekleştirdik. Girişi çok fazla uzatmadan sizlere röportajı sunayım...

Süleyman Arat’ı kısaca tanıyabilir miyiz?
-1961 yılında İstanbul’da dünyaya geldim. Mesleğe Hürriyet Gazetesi'nde başladım ve halen devam etmekteyim. 3 kız babasıyım

Süleyman Arat, ilk mesleğe nasıl başlamıştır?
-Gazetecilik baba mesleğim. Merhum babam Yüksel Arat kısa bir dönem Yeni İstanbul, Expres gazetelerinde foto muhabirliği yapmış. Daha sonra da Stüdyo Fotoğrafçılığı ve İstanbul Üniversitesi Hukuk ve Kimya Fakültelerinde tez fotoğrafçılığı yapmış. O yıllarda Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının gerçekleştirdiği öğrenci eylemlerini de fotoğraflayarak birçok gazeteye servis etmiş. Bunlar benim çocukluk yıllarıma denk gelen olaylar. Babam daha sonra başka mesleklere yöneldi ama anlattıkları bende fotoğrafçılığa büyük merak uyandırdı. Daha ilkokul yıllarında gazeteci olmayı kafama sokmama neden oldu.

"Gözümü açtığımdan itibaren fotoğraf sanatıyla büyüdüm..."
Neden foto muhabirliği?
 -Yukarıda da bahsettiğim gibi gözümü açtığımdan itibaren fotoğraf sanatıyla iç içe büyüdüm. Babam üniversitede çektiği tez fotoğraflarını çoğu zaman yetiştiremez, evde kurduğu karanlık odada dükkanında tamamlayamadığı kart baskı işlerini yapardı. Ben de babama hipo denilen fotoğrafın banyoda gelişimini sabitleyen son banyoda durur ona yardım ederdim. Lise yıllarında babamın yetiştirdiği fotoğrafçı Kerim Öztürk’ün yanına önce çırak daha sonra da kalfa olarak girdim. Burada fotoğraf bilgimi pekiştirdim. Daha sonra da stajyer olarak Hürriyet Gazetesi’ne girdiğimde babamı gazetecilik döneminden tanıyan İstihbarat Şefi Mehmet Türker beni foto muhabirleri servisine verdi. Orada başladığım staj dönemi sonrasında başarılı bulunarak 1.5 yıl içinde kadroya alındım ve aynı gazetede 31 yıldır aynı görevi sürdürmekteyim. Mesleğe ilk başladığım günden itibaren kendi haberimi kendim yazmaktayım. Yani hem çekip hem de yazarak iki işi bir arada yapmaya çalıştım. Tabii ki kalabalık gidilmesi gereken önemli işlerde ben daha başarılı olduğuma inandığım fotoğraf konusunda görev aldım.

Futbol içinde foto muhabirliği yapmasanız, fotoğrafçılığa devam eder miydiniz? 
-24 yılı aşan bir süre İstihbarat Servisi’nde görev yaptım. Bu servis günlük adli olaylara (cinayet, trafik kazaları, yangınlar) günlük siyasi olaylarla ilgili ( mitingler, başbakan ve cumhurbaşkanı takipleri, belediyeler) çalışır. Bu nedenle asıl başarılı olduğum branş kesinlikle İstihbarat gazeteciliğidir. Bundan 5,5 yıl önce şartlar yıllarca görev yaptığım bu servisten ayrılmamı gerektirdi. Ben de ilgi alanıma giren spor gazeteciliğine yöneldim. Tabii ki ilk zamanlarda bir bocalama süreci yaşadıysam da tecrübemle bunun üstesinden geldiğime inanıyorum. Spor fotoğrafçılığına yönelmeseydim mesleğimi mutlaka devam ettirecek başka bir platform bulurdum diye düşünüyorum.

"Yaptığım işten de bulunduğum camiadan da çok memnunum..."
Sıkı bir Beşiktaş taraftarı olan Süleyman Arat’ın Fenerbahçe içindeki yeri nasıl oluştu? 
-Benim Beşiktaşlı olmam bir aile geleneğimizdir. Arat ailesinde başka bir renge gönül veren yok. Fenerbahçe muhabirliğine geçmem ise tamamen tesadüfen oldu. Spor servisine başladığımda aynı zamanda ustam olan Türkiye’nin bence en iyi fotoğrafçısı Atılay Kayaoğlu emekli olup ayrılmıştı. Ondan boşalan yere beni kaydırdılar ve o gün bugündür Fenerbahçe muhabirliğini yapmaya çalışıyorum. İlk başladığımda dürüst olarak renklerimi hiç kimseden saklamadım. Oysa biliyorum ki birçok meslektaşım farklı renklere gönül verdikleri halde görev yaptıkları kulüplerde bu sevdalarını saklamayı seçiyorlar. Ben ‘Neysem oyum’ diyerek ilk günden itibaren açıkça Beşiktaşlı olduğumu ilan ettim. Hatta Fenerbahçe’nin son şampiyonluğunu anlattığım kitabımın önsözünde dahi Beşiktaşlı olduğumu yazdım. Ben profesyonelim. İstihbarat servisinde görev yaptığım uzun yıllar içinde birçok siyasi partinin haberine gittim. O günlerde elbette bir duruşum, bir siyasi düşüncem vardı ama bunu asla haberlerime yansıtmadım. Gazetecilik bir ahlak mesleğidir. Asla gönlündekini kalemine yansıtmama sanatıdır. Gazeteciler, doktorlar ve polislerin tarafsız olması gerektiğine inanıyorum. Bir rengi bir siyasi düşünceyi beğenebilirsiniz ama bu illa onu kayırmanız veya ötekine düşman olmanız anlamına gelmemeli. Ben bu pencereden bakarak tarafsızlığımı her zaman korumaya özen gösterdim. Fenerbahçe camiası da beni çok sıcak karşıladı. Bazı taraftar grupları, tribün liderleri, yöneticiler, futbolcular, benim Beşiktaşlı olduğumu bildikleri halde hiçbir zaman bu yanım nedeniyle tatsız bir olayla karşılaşmadım. Kısacası yaptığım işten de bulunduğum camiadan da çok memnunum burada oldukça mutluyum. Bu saatten sonra da başka bir takımın muhabirliğini yapmak istemem.


"O günler burada yazdıklarım kadar kolay ve sorunsuz geçmedi..."
1982 yılından bize bahseder misiniz?  (Hürriyet Gazetesi’nde başlayan staj)
-1982 yılı benim mesleğe ilk adımı attığım yıldır. İyi bir fotoğrafçı gözüne sahip olduğuma inanarak fotoğraf makinelerimle dönemin önemli gazetelerinden Güneş’e bir yakınımızın aracılığıyla staj için müracaat etmiştim. Bu talebim kabul edildi. Güneş Gazetesi’ne başlayacağım gün babamın çalıştığı iş yerinin patronu ‘Boğulacaksan büyük denizde boğul’ diyerek Hürriyet Gazetesi’ne bir tanıdığının yanına yolladı. Ancak Hürriyet’te staj yapmak dahi o yıllarda çok zordu. İstihbarat Servisi Şefi Mehmet Türker’le görüşebilmek için defalarca Cağaloğlu’ndaki tarihi binaya gittim. Her seferinde beni ‘toplantı’ bahanesiyle atlattılar. Ama yılmadım ısrarcı oldum. Yine bani atlatmak için usulen görüşmeye kabul ettiklerinde de tüm ikna yeteneğimi kullanarak bir süreliğine denenmeye onları razı ettim. İlk başladığım gün bana inanmış olmalılar ki hemen habere yolladılar. Tabii ki o günler burada yazdıklarım kadar kolay ve sorunsuz geçmedi ancak çok isteyen ve kendine güvenen herkes her işin üstesinden gelir.

Bildiğim kadarıyla 3 kız babasısınız. Bu durumun artı/eksi yönlerinden dilerseniz bahseder misiniz? 
-Evladın kızı erkeği olmaz elbette. Ben de üç kız babası olduğum için kendimi şanslı adlediyorum.

Peki, kızlarınızdan birinin sizin gibi mesleğinizi devam ettirmesini ister miydiniz?
-Bir baba olarak çocuklarımın sevecekleri ve başarılı olacakları meslekleri yapmalarını isterim. Büyük kızım (26) Şebnem Arat üniversite sınavında Basın Yayın Yüksek Okulu Gazetecilik Bölümü’nü kazandı. Bu tamamen aldığı puanla kendiliğinden oluşan bir seçim. Zira Şebnem bu okulu kazanınca ilk günlerde hiç mutlu olmadı. Sanırım yıllarca babasının gece gündüz çalışmasından, tehlikeler içinde yaşamasından, tüm babaların evlerinde keyif yaptığı seçim, nüfus sayımı, yılbaşı, bayram gibi günlerde çalışıyor olmasından gözü korkmuştu. Ancak kader, Arat ailesini 3. kuşak temsilcisi olarak onu mesleğe itti. Şimdi Şebnem’le aynı gazetede yan yana servislerde çalışıyoruz. Kendisi Eğitim haberleri yapan bence başarılı bir gazeteci. Dilerim meslek şansı her zaman yanında olur ve babası gibi çok uzun yıllar Hürriyet’te başarıyla gazetecilik yapar.

"Bir daha İspanya'ya gitme isteğim hiç yok..."
Süleyman Arat, acaba Fenerbahçe’nin Sevilla deplasmanında yaşadığı talihsiz olaydan bahsedebilir mi? 
-Gazetecilik mesleğinde birçok savaş bölgesinde görev yaptım (Kosova, Bosna Hersek, Kuzey Irak) ancak bir gün spor müsabakasını takip ederken böylesine önemli bir tatsızlık yaşayacağım hiç aklıma gelmezdi. Birçok riskli bölgede yaşamadığım mağduriyeti Sevilla’da sudanbir sebeple yaşadım. Fenerbahçe Sevilla kentinin havalimanına geldiğinde biz gazeteciler de takımı karşılamak için oraya gittik. Havalimanı dışında önlem alan İspanya polisi aramızdaki başka bir gazetenin Fenerbahçe muhabiriyle ağız münakaşası yaptı. Biraz da önyargılı olduğuna inandığım bu polis tam takım dışarı alkışlar arasında çıkarken futbolculara çok yaklaştığım gerekçesiyle beni itti. Bu sırada yeni aldığım fotoğraf makinesinin flaş kapağı yerindenfırlayınca makinem kırıldı sandım ve polise ‘Beni niye ittin sadece fotoğraf çekiyorum’ diye bağırdım. Bu sırada polis çevik bir hareketle benim bileğimi arkaya doğru çevirerek kalabalığın dışına çıkarttı. Burada bileklerime plastik kelepçe takarak polis otomobiline oturttu.Pasaportum otelde olduğu için polis otomobiliyle otele giderek pasaportumu aldılar ve elkoydular. Daha sonra beni Emniyet Müdürlüğüne götürdüler. Kemerimi, ayakkabı bağcıklarımı çıkarttılar. Ardından beni çırılçıplak soyarak arama yaptılar. Daha sonra ön cepheden veiki profilimden fotoğraflarımı çektiler. Ardından bana bir battaniye ve sandviç vererek yeraltındaki birçok hücrenin bulunduğu yere indirdiler. Burada karanlık bir hücreye beni kapatıp üzerime kalın demirlerden oluşan parmaklığı çekip kilitlediler. Yan hücrelerden inleme sesleri geliyordu. Ağlayanlar, inleyenler, haykıranlar hücrelerinden yardım istiyorlardı. Tabii ki sinirlerim laçka oldu, hiçbir suçum olmamasına rağmen bana reva görülen bu durumdan son derece rahatsız olmuştum. Koridorlarda ayak sesi duyduğumda ‘Heh Fenerbahçeli yöneticilerduruma el koydu ve şimdi çıkıyorum’ diye içimden geçirdim. Ancak dakikalar dakikaları saatler saatleri kovaladı. Ne gelen vardı ne giden. Umudum yavaş yavaş kayboluyordu. İçimden acaba benim üzerime bir başka suç mu atacaklar da böyle davranıyorlar diye geçirmeye başladım. Korkudan tir tir titriyordum. Göğüs kaslarıma hakim olamıyordum. Göğsüm kendi kendine açılıp kapanıyor, sık sık nefes alıyordum. Kalp krizi geçiriyorum sandım. Tam osırada sevdiklerimi, İstanbul’u düşünerek metin olmam gerektiğini buradan nasıl olsa çıkacağımı düşünüp moral buldum. Ve tam 11 saat sonra beni hücreden çıkarttılar. Bu 11 saat kısa görünebilir ancak dilini bilmediğiniz bir ülkede, ağır bir suçlu gibi hücreye atılınca bu süre insana 11 yıl gibi geliyor. Daha sonra ellerimi yine kelepçeleyip beni bizdeki cezaevi araçlarına benzeyen bir araca koyup nöbetçi mahkemeye çıkarttılar. Burada da nezarette demir parmaklıklar arkasında diğer suçlularla bir arada 3 saat bekledim, İspanya yasalarına göre bana tahsis edilen ücretsiz avukat, tercüman olarak çağırılan Türk kökenli bir kişi aracılığıyla ‘Suçukabul edin ve hemen çıkın. Aksi halde siz suçsuzluğunuzu polisler ise suçlu olduğunuzu ispat etmek için uğraşacaklar ve işiniz daha uzun sürebilir’ dedi. Polis benim kendisine yumruk attığımı, yere düştüğünde de suratına tekme attığımı ifadesine yazmış. Şaşkına dönsem de durum buydu. Defalarca sordum’ kabul edersem çıkabilir miyim’ dedim aldığım cevap ‘Evet çıkabilirsin. 5 yıl içinde İspanya’da benzer suç işlememeniz koşuluyla cezanız affa uğrar’ dediler. O sırada mahkemeye gelen Türkiye’nin İspanya Büyükelçiliği görevlisi bir bayanda kabul edip imzalamamın doğru olacağını belirtince imzayı atıp işlemediğim bir suçu kabul edip çıktım. Ancak ben Türkiye’ye döndükten sonra gıyabımda beni yargılayıp 8 ay hapis cezasına mahkum etmişler. Bu nedenle 5 yıl İspanya’ya gitmemem gerekiyordu. Bu yılın sonunda süre doluyor. Ancak benim içimde bir daha bu ülkeye gitme isteği hiç yok.

"Meslektaşlarıma ve Uğur Dündar'a şükran borçluyum..."
Spor medyasından duyduğumuz kadarıyla sizi, yakın dostunuz olarak bildiğimiz Uğur Dündar’ın Recep Tayyip Erdoğan’ı aramasıyla gözaltından kurtulduğunuz söylenmişti. Bunun doğruluğu nedir? 
-Uğur Dündar’ı çok eski yıllardan beri tanırım. Birlikte Hürriyet Gazetesinde birçok habere imza attık. Kendisi de maçı izlemek için o gün Sevilla’ya gelmişti. Ben hücredeyken Emniyet Müdürlüğü binası önünde benim dışarı çıkmamı bekleyen arkadaşlarım Yusuf Kobal, Sadi Kemal Yaşar ve Hakan Tarhan yetkililerden görüşme talep etmişler. Ancak İspanya polisi onlara ‘Süleyman Arat sizinle görüşmek istemiyor. Kendisi protesto eylemi yapıyor. İngilizce tercümen da istemiyor ‘ denilmiş. Buna inanmayan arkadaşlarım durumun kritik olduğunu anlayıp Fenerbahçe kafilesinin Sevilla yöneticileriyle yemek yediği otele gidip yardım istemişler. Kimse ilgi göstermeyince Uğur Dündar’a haber yollatılmış. Uğur Dündar’da benim adımı duyunca hemen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın özel kalem Müdürü’nü arayıp yardım istemiş. Özel Kalem Müdürü’de o sırada yöneticilerle yemek yiyen konsolosluk görevlisine ulaşmış. Ancak ne konsolosluk görevlisinden nede İspanyol avukattan maalesef gerekli desteği göremedim. Yemekten kalkıp böyle bir olayın peşinde koşmaya mecbur kaldığı için olsa gerek bayan yetkili son derece isteksiz ve mutsuzdu. İspanyol avukat deseniz oda ‘Bitse de devletten paramı almayı hak edip gitsem’ noktasındaydılar. Ben suçu kabul ettim ve dışarı ancak bu şekilde gidebildim. Yine de Türk devletinin desteğini hissettirmiş olmaları hakkımda olumlu bir rüzgar estirmiş olabilir ama ben bu rüzgarı pek hissedemedim doğrusu. Burada sadece benim için uğraş veren meslektaşlarıma ve Uğur Dündar’a şükran borçluyum.

"Türküm, Doğruyum, Çalışkanım Şampiyonum..."
Peki, “Türküm, Doğruyum, Çalışkanım Şampiyonum” adlı kitabınız çıkış öyküsünden bize biraz bahseder misiniz? 
-Aslında bir başka kitap üzerinde tam 1,5 yıldır çalışmaktayım. Bu hazırlık halindeki kitabımla ilgili Postiga Yayınevi sahibi ile bir görüşme yapmıştım. Bunun ardından Fenerbahçe zorlu bir şampiyonluğu kazanma noktasına gelince aklıma kavgalarıyla, hayal kırıklıklarıyla, geri dönüşleriyle her maçı ayrı bir hikaye olan bir sezonun kitabını yazma fikri geldi. Yayıncımı arayarak bu öneride bulundum. Önerim cazip bulununca 19 gün içinde bir sezonda geçen acısıyla tatlısıyla tüm olayları Türküm Doğruyum Çalışkanım ismini verdiğimiz bu kitapta topladım. Sanıyorum kitap beğenildi ki 2 bin 500 adetlik bir satış rakamına ulaştı. Bu kitap benim için de bundan sonra yazacağım kitap için büyük bir tecrübe oluşturdu. Halen diğer kitabımın üzerinde çalışmaktayım

Neden bir Beşiktaş öyküsü değil de Fenerbahçe öyküsü? 
-Bunun cevabı çok açık. Ben Beşiktaşlı olsam da Fenerbahçe muhabiriyim. Her günüm her dakikam Fenerbahçe’yle dolu dolu geçiyor. Her maçını, her antrenmanını takip ediyorum. Beşiktaş’ı ise sadece bazen televizyondan izliyorum. Elbette ki Fenerbahçe ile alakalı bir kitap yazmam normal olanıdır.

"Emekçilere saldırmak asla Fenerbahçe taraftarına yakışmaz..."
Sizi belki de konuşmak istemeyeceğiniz, Fenerbahçe’nin Shakhtar Donetsk ile oynadığı sezon açılış maçını sormak istiyorum. O gün yaşadıklarınızı anlatır mısınız?
-Aslında yaşadığı süreç nedeniyle Fenerbahçe taraftarını çok iyi anlayabiliyorum. Çok acılaryaşandı ama sanırım bu süreç içinde taraftar kimin dost kimin düşman olduğunu pek analiz edemedi. Elmayla armutlar aynı kefeye konulunca bazı tatsız olaylar yaşandı. Shakhtar Donetsk maçı da bu açıklanamaz durumlardan birisidir. Saha içinde görev yapan foto muhabirlerinin bu süreçte ne gibi bir sorumluluğu olabilir ki taraftar onları linç etmek ister? Bunu bir türlü anlayamadım. Foto muhabirleri maçta saha içinde fotoğraf çeken gazete çalışanlarıdır.Ama en çok göz önünde olan onlar oldukları için hepsine Ahmet Çakar, Erman Toroğlu vs muamelesi yapıldı. Sahaya atlayan taraftarlar bizleri kovaladı. Kafamıza sert cisimler attılar. O gün benim de kafama bazı maddeler isabet etti ve şişti. O maddelerden birisi gözüme gelebilir, kör olmama neden olabilirdi. Bu nedenle artık taraftarın en azından foto muhabirlerine karşı daha anlayışlı olmasını umuyorum. Ancak Aziz Yıldırım Metris’ten tahliye olurken de bazı işgüzar taraftarların provokasyonu yüzünden birkaç defa dayak yeme noktasına kadar geldik. Bir kez daha altını çizerek belirtiyorum ki foto muhabirlerinin fotoğraf çekmekten başka bir suçları yoktur. Hele ki takımı takip eden foto muhabirleri zaten her zaman yöneticiler ve futbolcularla iç içedir. Süreçte bir suçları veya sorumlulukları olsa düz mantıkla bakıldığında bile bu görevde olamayacaklarının anlaşılması gerekir. Bir gazeteye kızıp veya bir yorumcuya kızıp boynunda fotoğraf makinesi olan emekçilere saldırmak asla Fenerbahçe taraftarına yakışmaz. Bu nedenle bu olayların artık tekrarlanmayacağına inanıyorum

Çalışma ortamınız gereği, Fenerbahçe takımının içinde olduğunuzu biliyoruz. Fenerbahçe taraftarının yaşanılan “şike” soruşturması sonrasındaki davranışlarını nasıl gördüğünüzü anlatabilir misiniz? Ve yaşanılan süreçte medyanın etkisinden bahseder misiniz? 
-Bu süreçte açıkçası Fenerbahçe taraftarından beklediğimden çok çok fazlasını gördüm. Her gün bir eylem, her gün bir haykırışla gecelerini gündüzlerine katarak sürecin içinde yer aldılar. Kendi kendime ‘benzer bir olayı diğer takımlar yaşasaydı durum ne olurdu’ diye sorduğumda asla ne Beşiktaş ne de Galatasaray taraftarının başkanının veya yöneticisinin bu kadar arkasında duracağına inanmadığımı gördüm. Fenerbahçe taraftarı oluşturduğu baskıyla sürecin bu noktaya gelmesine büyük katkı sağlamıştır.

"Sevmek, istemek ve sebat etmek..."
Son olarak, sizin gibi bu mesleğe gönül vermek isteyen genç nesile nasıl bir nasihatte bulunabilirsiniz? Önerileriniz nelerdir? 
-Mesleğe gönül vermiş çok sayıda gençle bende sık sık karşılaşıyorum. Bu nedenle bir gencin kumaşında gazetecilik olup olmadığını 10 dakika içinde anlayacak kadar tecrübeliyim. Nasıl ki her baba oğlununçok iyi futbol oynadığına inanır ama hakkının yenildiğini düşünürse herkes bu mesleği basit ve yapılabilir görmekte. Aslında bu anlaşılabilir bir durum ancak işin aslı tabii ki böyle değil. Genç gazeteciler kuru bir aşk yerinemesleği öğrenmek için fotoğraf kursları, stajlar ve meslek büyükleriyle sohbet yaparak bu isteğin içini doldururlarsa başarılı olmamak için hiçbir sebep yoktur. Bu meslek hem herkesin yapabileceği kadar basit hem de az sevenin yapamayacağı kadar zordur. Sevmek, istemek ve sebat etmek başlıca üç olmazsa olmazdır.

Önder Ayhan Pektaş 
Share:

Hiç yorum yok:

© Geri Pas Yok! All rights reserved | Theme Designed by Seo Blogger Templates